24 Ekim 2013 - 14:53
Selefi Terör Bölgesel Metastaza Koşuyor

Aşağıdaki yazım önceki hafta Bağımsız dergisinde yayınlanmış. Kaçıranlar için yayınlıyorum... 3 Ekim 2013'te “Suriye tezkeresi” çıkaran Erdoğan hükümeti, Türkiye'nin burnunun dibindeki E'zaz'da “Irak-Şam İslam Devleti” isimli selefi terör örgütünün bayrağının dalgalanmasını tehdit olarak algılamadı. Tezkerede, Suriye'yi yeni bir Afganistan yapmaya çalışan muhtelif örgütlere yönelik sınır ötesi operasyondan sözedilmedi. Hatta aksine, Reyhanlı katliamı başta olmak üzere Türkiye'yi hedef alan bazı saldırıları “el-Kaide” çatısına mensup örgütlerin yaptığı iddiası İçişleri Bakanı Güler tarafından reddedildi. Üstelik aynı terör ağının Somali kolu Temmuz 2013 sonunda Türkiye'nin Mogadişu sefaretine ağır bir baskın düzenlemişken. Üstelik Suriye tezkeresinin oylamasından bir hafta önce “Irak-Şam İslam Devleti” (IŞİD) isimli selefi terör örgütü, eğer Ankara Bab el-Heva ve Bab el-Selame sınır kapılarını eskisi gibi serbestçe kullanmalarına izin vermezse daha önce yaptıklarına benzer saldırılar düzenleyeceğini açıkça ilan etmişken.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Türkiye medyasında uluslararası toplumun taktik hamlelerinin ayak izlerinden taşmamaya özen gösterilerek önceleri ÖSO, IŞİD vs. ayrımı yapmaksızın Suriye rejimine karşı savaşan güçlerden sözedilirdi. Şimdilerde Amerikalıların 10 Eylül'de Suriye'ye saldırmaktan vazgeçmesi üzerine bir anda Türkiye'nin Pakistanlaşmaya başladığına ilişkin haberler yayınlanması bu satırların yazarını takip edenler için şaşırtıcı olmamıştır. Çünkü onlar Türkiye-Pakistan mukayesesini veya Hatay-Peşaver karşılaştırmasını birbuçuk sene önceden beri bu satırların yazarından işitiyorlar. Fakat cevabı henüz verilememiş soru şudur: Ankara, Pakistan'ın 80'lerde Afganistan'a karşı üstlendiği rolü stratejik karar olarak kendisi mi benimsedi, yoksa böyle bir rol müttefiklerince dayatıldı da üzerine mi kaldı?

Batı medyasında Türkiye'nin Suriye'deki rolüne ilişkin istikrarlı biçimde yayınlanan haberlere bakılırsa batılı müttefikler Ankara'nın, çatı örgütü el-Kaide olan selefi terör örgütlerini siyasal entrüman olarak sadece Suriye'ye karşı değil, kendilerine karşı da kullandığını inanıyor. Bu, tam da Pakistan istihbarat servisinin (veya istihbarat içindeki hiziplerin) el-Kaide'yi batılılara, hatta kendi hükümetlerine karşı bile istihdam etmesine fazlasıyla benzeyen bir davranış modeli. Böyle bir ilişki kurulduğunda el-Kaide, destek aldığı ülkelerin iç çelişkilerinde de kendisine rol biçilmesine itiraz etmiyor. Arap dünyasının analistleri, bu yüzden Katar ve Suudi Arabistan gibi el-Kaide'nin ana akım iki tedarikçisinin örgüt mensuplarının bu ülkelerden olabildiğince uzakta faaliyet göstermesi ve ülkeye girmemesi için kesenin ağzını sonuna kadar açtığını hatırlatıyor.

El-Kaide'nin gerçek bir örgüt mü, yoksa marka mı olduğu tartışması 2000'lerin başında epey ilgi çeken bir konuydu. Amerika'nın Sovyetler Birliği'ne karşı soğuk savaşını sıcak savaşa dönüştürdüğü Afganistan sahasının (1978 ve sonrası) bugünkü Suriye sahası gibi olduğunu hatırlatmak meseleyi anlamayı kolaylaştırabilir. Amerikalılar, Sovyetler Birliği'nin nüfuz alanına girmiş Afganistan'a karşı Pakistan'ı kara cephesi yapabilmek ve eğittiği selefi savaşçılara lojistik merkez oluşturabilmek için Pakistan'da bir askeri darbe bile yaptırabildi (1977 general Ziyaül Hak darbesi). Pakistan sınırı Afganistan'a karşı el-Kaide'nin hem askeri, hem siyasi eğitim merkeziydi ve batı dünyası o zamanlar terör kanserinin metastaz belirtileriyle ilgili değildi. Hatta 11 Eylül olaylarına ilişkin sürekli güncellenen ve giderek daha şaşırtıcı bir hal alan bilgilere bakılırsa kapsamlı bir ameliyat için habis tümörden New York'taki İkiz Kuleler'e saldırıda bile yararlandı. O zamanlar Afganistan'ın kırsalına sıkışmış ve modern iletişimin imkan ve araçlarından mahrum Usame b. Ladin'in fazlasıyla karmaşık 11 Eylül saldırılarını nasıl organize ettiği sorusuna kimsenin dönüp bakacak hali yoktu.

Pakistan sınırının Afganistan'a karşı el-Kaide için operasyon karargahı olmasına göz yumulması ve buralarda mülteci kamuflajı altında askeri kamplar kurulmasının travmatik sonuçları herkesin malumu: Bu maceradan geriye el-Kaide'nin siyasi personelinin yetiştirilip Afganistan'da Taliban rejimi kurulması ve Afganistan'ın Taliban eliyle sistematik siyasi suikastlerin cennetine dönüşmesi kaldı. Buna ilaveten Afganistan, kadim kültürlerin nadide eserleriyle ve Mesnevi yazarının memleketi olmayla değil, sakal uzatmayan erkeklerin veya burka giymeyen kadınların (hatta dindar kadınların bile) ağır biçimde cezalandırıldığı karanlık çağ mimarisiyle ün yaptı. Ama galiba asıl, Suriye kampanyasında kendisine Pakistan modelini benimseyen Ankara'nın ilgisini çekecek kritik sonuca atıfta bulunmak gerek: Veziristan bölgesi fiilen Pakistan'dan koptu.

Zamanın solucan deliğinden süzülüp Afganistan 1978'den Suriye 2011'e düşen birinin ilk dikkatini çekecek değişim, konvansiyonel el-Kaide'nin, tüm ipleri Suudi saltanatının karanlık prensi Bender b. Sultan'ın elindeki neo-Kaide'ye dönüştüğü olacaktır. CIA laboratuarının ürünü kabul edilen Zevahiri'nin el-Kaide'si kuşkusuz zevahiri kurtarmak için yerinde duruyor, ama Suriye üzerinde denenen yeni nesil selefi terör daha az ideolojik, daha profesyonel, daha nihilist, daha kuralsız. Konvansiyonel el-Kaide, ideolojik baba (Usama b. Ladin'in hocası) Abdullah Azzam'ın 1989'da kuşkulu biçimde öldürülmesine kadar “masumların canına zarar gelmemesi” ahlakının baskısı altındaydı. Nitekim Azzam'ın oğlu, babasının el-Kaide'yi bu ahlaki ilkeden özgürleştirmek isteyenlerce katledildiğini bile öne sürdü. El-Kaide'nin kentlerde ve masumları da hedef alan saldırıları, Azzam'ın öldürülmesinden sonradır. Ama artık Suriye'de bu ideolojik kökle de ilgisi kalmamış bir nihilist terör, selefi seri-katillik var. Ayrıca yalnızca kıyım ve yıkıma odaklanmış bu insan safarisi tutkunları için para da artık sorun değil. Başta Suud ve Katar'ın derin güçleri olmak üzere Suriye, Lübnan ve Irak'ı istikrarsızlaştırma stratejisine milyarlarca dolar bütçe ayırmış odaklar ve lobiler var. Bunlar işi o noktaya vardırdı ki, mesela Mısır'da askeri darbe yaptırıyor, Katar'da sultanı değiştiriyor, Türkiye'ye diledikleri politikayı dayatabiliyorlar.

Konvansiyonel el-Kaide'ye bazı Arap ülkelerinin gizli servisleri kuşkusuz kaynak sağlıyordu ama asıl olarak daha kıt finansal imkanlarla ve bireysel fedakarlıklarla faaliyetler yürüyebiliyordu. Şimdi işler daha sistematik, planlı, hesaplı kitaplı ve para bol. Amerikalıların küresel güç oyununda pozisyon kaybetmemek için Rusya ve İran aleyhine sonuçlar doğurması umuduyla nispeten göz yumması sayesinde aleni medyatik desteği de var. Mesela Türkiye'de teröre insan kaynağı devşirmek için aracılık eden medya ve STK'ların gizlemedikleri kampanyalar hükümetin himayesinde gerçekleşiyor. Bütün bunların belirgin bir sosyal mühendislik ikliminde varlık bulduğunu ihmal etmemek gerek. Türkiye'nin önümüzdeki dönemde terör konulu uluslararası konferanslarda benzersiz örnek olarak inceleneceğinden kuşku duyulmamalı.

Türkiye'de Suriye kampanyasının Erdoğan iktidarının güvenceleri sayesinde neo-Kaide yararına sosyal mühendisliğe dönüştüğünün önemli kanıtlarından biri, Suriye'ye savaşmaya gidip ölen Türkiye vatandaşlarının akıl almaz sayısı. 1978'de başlayan on yıllık Afganistan savaşında ölen Türkiye vatandaşlarının sayısı, iki yıllık Suriye savaşında ölenlerin yanında hiç sayılır. Sahi TBMM bu dosyayı niye açmıyor?

Selefi terör bölgemizde metastaza koşuyor. Suriye'de hükümet darbesi gerçekleştirmek için selefi terörden yararlanmanın iyi bir fikir olduğunu hükümete stratejik politika yapanlar acilen sanık sandalyesine oturmalı!

Kenan Çamurcu

 (Bağımsız dergisi, 11 Ekim 2013 Cuma)